Koridorun sonundaki odanın kapısı açıldı. İçeriden beyaz önlüklü, tepesi kel, yanları beyaz saçlı, iri yarı bir adam çıktı. Karşıdaki mutfağa girdi. Eldivenleri çekerek çıkardı. Şırak şırakkk. Lastik sesi koridora yayıldı. Üzerinde tıbbi atık işareti bulunan kovaya attı. Yanımdaki kadın ve ben, nefeslerimizi tutmuş dikkatle adamı izliyorduk.
-Ay hoca bu mu acaba?
-Herhâlde…
Adam, kapı kirişinin arkasındaki suluktan plastik bardağa su doldurarak içti. Hala yüzünü görememiştik. Bir anda dönüp iki kişinin her hareketini izlediğini hissetmesin diye ben yüzümü pencereye çevirdim.
Kocatepe Camiinin avlusunda 5-6 kişi vardı. Ne yaptıklarını onlar da bilmiyordu. Tanrının huzuruna gelmiş, şimdi bahçesinde dolaşıyorlardı. O kadar. Pencereden serinlik geliyordu. Taze havayı burnumdan içime çektim. Gözlerimi kapattım. Az sonra her şey bitecekti. Sorunsuzca bitecekti. Bunun için gelmiştim. Bitecek ve gidecektim. Buna hazırlanmıştım.
Seslere kulaklarımı tıkamış bilinçaltımın kapaklarını sıkı sıkı kapatmıştım. Gece rüya görmemem iyiye işaretti. Bu iş sorunsuz hallolacaktı.
Merakımı yenemedim. Yine kapıya doğru çevirdim kafamı. Doktor mutfaktan çıkmış koridorda bize doğru yürüyordu. Öndeki odaya geldi, kapısını açarken bize baktı. Büyük bir kafaya serpiştirilmiş hafif çekik, altları torbalanmış iki büyük göz, tombul yanaklar, etli, sarkmış dudaklar ve derin bakışlara sahip bir yüzdü. Her şey normalden büyüktü.
“Selamünaleyküm” dedi.
“Aleykümselam” dedim.
Yanımdaki kadının cevap verdiğini duymadım. Kilitlenmişti sanırım. “Allah’ın selamını veren bir doktor” dedim. Biraz şaşırmıştım. Ama Anadolu’da bundan başka selamlama pek olmadığı aklıma geldi. Ankara’daydım.
Az önce içeriye giren hastanın inlemeleri duyuldu. Yanımdaki kadın aniden yüzünü bana çevirdi.
-Ayyy çok acıyo mu acaba?
-Sanmıyorum. Herkes 10 dakikada çıkıyor, sanıyorum bu hastanın sorunu büyük..
-Peki, doktor ne yapıyor biliyor musunuz? Yani nasıl oluyor da diğer doktorların yapamadığını yapıyor ve insanlar bir anda iyi oluyor?
-Ben de bilmiyorum. Ne yaptığının bir önemi yok. Kurtulalım da…
Kadın bana acıyla baktı. Sessizlik oldu, sonra yüzünü yere doğru çevirip “Tabi öyle”, dedi.
Kadınla bir daha konuşmadık.
Yeniden caminin avlusuna baktım. Muayenehanede operasyon için sıra bekleyenleri düşündüm. Ülkenin dört bir yanından gelmiş farklı görünüşte, dilde ve kültürde insanlar. Onların birleştiren, burada toplayan aynı şeydi. Dünden bu yana üçüncü kez doktorun kazandığı parayı düşündüm.
“Gelin muayene edeyim, gerekiyorsa operasyon yapıyoruz. Ücreti 1200 TL. Gerekmiyorsa para almıyoruz. Sigorta yok, fatura yok, rapor yok…”
Özetle bunları söylemişti telefonda sekreter. Sabah geldiğimde iki bekleme odasında 30’a yakın hastanın biriktiğini görmüştüm.
Az önce doktorun çıktığı arkadaki odadan bir hemşire çıktı ve bana doğru gelerek buyurun dedi. Kapıyı açtığımda karşıda kürtaj koltuğu duruyordu.
“İç çamaşırınızı çıkarıp şuradaki dolaba koyun ve koltuğa oturun. Doktor bey geliyor” dedi hemşire.
Dediği gibi yaptım. Sandalyeye oturdum ve bekledim. Çok geçmeden içeriye giren doktor ayaklarımı koltuğun sağ ve solundan yukarıya doğru uzanan bölmelerine koymamı istedi. Her şeyimi koydum, ruhumu bile koltuğun orta yerine koydum. Gözlerimi kapatıp koltuğun kafa kısmına yasladım.
İçimde bir yerlerde, sıkı sıkı kapattığım kapakların içinde büyük bir afet yaşanıyordu. Çok derinlerden seslerini, iniltilerini, çığlıklarını duyuyordum. Ama kararlıydım. O kapağı açmayacaktım ve bugün bu iş burada bitecekti.
Doktor bir sargı bezine Batikon boşaltıp altımda bir yerlere yerleştirdi. İki bacağımın arasına gömülen kafasını kaldırarak bana baktı,
-Sonlandırmak istediğinden emin misin?
-Evet
-Peki onların bundan haberi var mı yani okurlarının
-Banane okurlardan.
Doktor bir an durdu, arkaya doğru gitti.
-Bak, dedi.
-Buraya her gün yüze yakın hasta gelir ve benden hedeflerini, tutkularını ideallerini yok etmemi ister. Emin misin diye sorarım. Çoğu kişisel hedeflerden bahseder.
Bacaklarımın arasını göstererek “Zaten burada da belli olur” dedi.
-Alınıp alınmaması dünya için pek bir şey fark etmeyecek şeylerdir çoğu, sıradandır. Hasta “eminim” derse alırım biter. Buradan mutlu bir insan çıkar. Geleceğin ıstırabından, verilmiş sözlerin kaygısından kurtulmuş, özgürleşmiş insanlar.
Bir kaç saniye durakladı, sonra devam etti.
-Ama bazı vakalar da vardır ki. Onların… Eee… Bir türlü kabul etmek istemeseler de… Tutku ve idealleri, ulaşmaya mecbur oldukları hedefleri olmalıdır… Çoğu zaman çocukluklarında buldukları ya da doğmadan önce anlatabildim mi.. Ya genlerinin ya ana babalarının yerleştirdiği hedefler bunlar…
Tüm hayatı denizde geçen balıkların yumurtlamak için akarsulara gitmesi gibi.
Burada, senin iki bacağının arasında gördüğüm de oldukça sağlıklı, diri, gelecek vadeden bir amaç. Burada gördüğüm senin ilkel beyninin algılayamadığı… Nasıl anlatsam… Seni aşan bir hedef.
Donakalmıştım. Önce şiddetle yanıt vermek istedim. Sonra doktorun her şeyin farkında olduğunu anladım. Bilinçaltımı ayıran kalın duvarlı bölmelerin içinden yumruklama sesleri, tırnağın metale sürtme sesleri, boğuk iniltiler gelmeye devam ediyordu. Doktor konuştukça sesleri daha çok duymaya başladım. Kulaklarımı kapattım.
-Ama çok acı çekiyorum. Her gün, her saat içimde acı ve keder var. Çünkü içimde hiç susmayan, beni hep bir şeyleri yapamadığım için suçlayan bir şeyler var. Vücut bütünlüğümü ikiye bölen, beni parçalayan bir terörist… Bakın.. Ara sıra onunla dost oluyoruz tamam mı?.. Dediklerini yapıyorum. Ne söylediyse yazıyorum örneğin. Bakın hatta bazı yazdıklarım telefonumda. İyi davrandım, şans verdim ona. Ama.. Ama benim bir hayatım var… Olmuyor, anladınız mı olmuyor.
Derin bir hıçkırıkla bir anda ağlamaya başladım. Kontrolü kaybetmiştim.
-Ben de biliyorum onun büyük, sağlıklı, körpe bir hedef, bir amaç olduğunu. Dedim ya onu yıllardır özenle besledim. Ama doktor görmüyor musunuz o, kederle, trajediyle, coşkuyla, kahkahayla yani çılgınlıkla besleniyor. Huzur ona göre değil. Huzurlu olduğumda onu öldürdüğümü düşünüyor. Her şeye tepki vermemi istiyor. Ama hangi insan dayanır buna doktor söyleyin. Her gece kalbim ağrıyor. Bakın parmaklarıma, nasır bağlamış etlerime bakın. Yiyorum çünkü. Ben kendimi yiyorum. Durmadan kemiriyorum, fare gibi anladın mı doktor. Her dakika elimi ağzımda yakalıyorum.
Doktor parmaklarıma dikkatle baktı. Gülümsedi. Tekrar doğruldu.
-Yine de iyiydim. Dayanacaktım. Ama o gün… O gün…
Bir iki saniye durakladım. Doktor ilgiyle bana bakmaya devam edince ben de devam ettim.
-Sürekli onun istediği kitapları okuyor, onun istediği filmleri izliyordum. Bana sürekli bak burada şu var, burada bunu anlatmak istemiş… filan diyordu. Burroughs diye bir yazar var duydunuz mu?
Doktor başını iki yana salladı. Duymamıştı.
-Uyuşturucu bağımlısı, eşcinsel bir yazar.
-O gün yine bunun bir kitabını okuyordum ona. Kitapta Bill denen kahraman, yaşanmış bir hikâyeyi anlatıyordu.
Hikâye şöyleydi;
Çocukluğu boyunca osuruğuyla anlamlı sesler çıkarmaya çalışan adam bir gün götünün artık konuşabildiğini fark etmiş. Göt soluk alıyor ve kanserli bir gırtlağa benzeyen büzüğünden çıkardığı, günde üç paket sigara içen yaşlılara benzeyen karga sesiyle heceler, kelimeler söylemeye başlamış. Bu durum çevresindekilerin çok dikkatini çekmeye başlamış ve adam bir sirkte işe başlamış. Sirkin en ilgi çeken gösterisi buymuş. Götüyle konuşan adam.
Göt zamanla kendini geliştirmiş. Adamla atışması, ona laf sokması, izleyenlerin büyük beğenisini topladığı için adam bunu önemsememiş. Ancak göt, giderek kendisinin beyinden daha akıllı olduğunu söylemeye başlamış. Adam bunun doğru olmadığını anlatmak istercesine onunla tartışmalara giriyor ama maalesef hep göt kazanıyormuş.
Zamanla göt, etrafa da laf atmaya, küfürler ve tıslamalarla kötü içgüdülerini sokağa dökmeye başlamış. Adamın başına büyük belalar açmaya başlamış. Göt, sirk müdürüne küfür ettiği için işten kovulmuş. Adam artık iki kat kot pantolon giyip götü içeride tutmaya başlamış. Bir süre rahatlamış. Ancak göt, adamın nasıl oluşturduğunu bilemediği dişleriyle pantolonları yiyerek delmeye başlamış.
Yırtık pantolonun arasından pis kokusuyla kadınlara laf atan, küfürler eden bir göt düşünün. Adam artık götünden kurtulmak istiyormuş. Bir gün sinirlenip götünü mumla kapatmayı düşünmüş. “Benimle savaşa girme çünkü kaybeden sen olursun” demiş göt. Dinlememiş ve erittiği mumu kıçından içeriye iteleyerek deliği tıkamış. Sabah olduğunda adam yastığının mum parçalarıyla dolu olduğunu görmüş. Dudaklarının kenarında mum artıklarının içinde kurbağa larvasına benzeyen yapışkan deri parçaları bulmuş.
Dudaklarının çevresi gün geçtikçe bu yapışkanla sarılmaya başlamış. Adam dudaklarını yıkasa da bu parçalar derisini kaynatmaya başlamış. Adamın ağzı üçüncü gün tamamen kapanmış. Mumun tamamını bağırsaklardan içeriye göndermeyi başaran göt, yeniden konuşmuş:
“Demiştim sana, kazanan ben olacağım”
Göt, zamanla beyne ulaşan damarları, mum ve bağırsak mukozası karışımından elde ettiği yapışkan deriyle kaplamış. Beyin, kafatası içinde hapis kalmış ve zamanla çürümüş. Göt, sadece gözlere dokunmamış. Çünkü görmesi gerekiyormuş…
Ben susunca doktor gülmeye başladı.
“Komik hikâyeymiş” dedi.
-Sonunu sormayacağım. Çünkü bunlardan aramızda çok var galiba.
O sırada kapı çalındı. Hemşire kafasını kapıdan içeriye soktu. Doktora bir şeye ihtiyaç duyup duymadıklarını sordu. Doktor sertçe çıkıştı, -yok, olsaydı söylerdim- dedi. 10 dakikada tamamlanan operasyon yarım saat olmuş başlamamıştı.
-Doktor yine gülen bir yüzle bana baktı.
-En başta da dedim ya senin sorunun bu hedefin seni aşması. Bence bu hedefle uzlaşmalı… Ayrı bir varlık olduğunu düşünmemeli… Yani onu sahiplenmesin.
-Anlamadın mı doktor benim bir hayatım var diye çıkıştım.
-Ben yaşayacaksam o ölecek. O kadar
Doktor suratını yeniden asarak bana baktı
-Senin geniş hacimlere, büyüklüğe alışman gerekiyor. Küçük, korkak bir beyinle bunu yapamazsın. Onu öldürürsem senin yaşayacağını nereden biliyorsun. 1-2 yıl sonra gazetelerde intihar haberinizi okumaktan endişe ediyorum. Çok umurumda değil açıkçası ama yine de böyle bir şey beni üzer. Kaldı ki bunu öldürsem de yenilerinin doğmayacağını nereden biliyorsun. Unutma, öldürmek kesin çözüm değil.
Yerimden doğruldum, doktorun penseti tutan elini kavradım,
-Doktor yalvarıyorum size. Böyle giderse de delireceğim. Aklım işkence çekerek ayrılacak bu dünyadan. Bir ailem var lütfen…
Yeniden ağlamaya duygu sömürüsü yapmaya başlamıştım. Sesim yükselmişti. Nefeslerim düzensizleşmişti. Doktor, kafasını tekrar iki bacağımın arasına gömdü. Arkadaki dolabın kapağını açtı. Dolabın kapağını tuttu, derin bir nefes aldı. Tekrar bana baktı. Nefesini puflayarak verdi.
-Pekâlâ, ama… dedi.
Yüzünü tekrar bana döndürdü, bir anda gülümsemeye başladı.
“Belki de onun için yapılabilecek iyi bir şeyler vardır” dedi. Bir şırınga bir cam tüp çıkardı, tüpün içindeki ilacı şırıngaya çekti. İçimde bir yerlere soktu. İrkildim. “Şimdi rahatla” dedi.
Uyandığımda odada hemşire vardı.
“Geçmiş olsun” dedi. Zorlanarak “sağ olun” dedim. Acı hissetmiyordum ama konuşacak kadar da güçlü hissetmiyordum kendimi. İçim boşalmıştı. Konuşmak için bir neden kalmamıştı artık. Kendimi huzurlu hissettim. Ne ses duyuyordum ne endişe. Yeni doğmuş bir bebek gibi. Sol kasığımdan başlayan flasterleri gördüm. Bebek gibi flasterlerle kundaklanmışlar beni. Kıç deliğimin önünde bir yumru hissettim. Bu tampon olmalıydı. Çöpün içinde kanlı bezler ve kullanılmış şırıngalar… Gözlerim yeniden karardı. Tekrar yattım. Hemşire “dinlenin biraz” dedi.
“Sizinki zor oldu”
Toparlandım ayağa kalktım. İç çamaşırlarımı giydim. Hemşire bana 4 ağrı kesici ve doktorun yazdığı reçeteyi verdi. “İyi misiniz” dedi. Konuşmaya üşendiğim için kafamı salladım. Hemşirenin yüz ifadesinde hoşlanmadığım bir şeyler vardı. Benden tiksiniyor gibiydi. Susuzluk hissettim. Dudaklarım birbirine yapışmış gibiydi. -Su alabilir miyim- dedim. Anlamadı. -Su- dedim yine anlamadı. Sinirlendim. Parayı ödeyip kapıya yöneldim.
Bir an önce kendimi sokağa atıp bir marketten su almayı ve kana kana içmeyi istiyordum. Elimi yapış yapış olmuş dudaklarıma götürüp sildim. Elime yoğun kıvamlı bir salya bulaştı. Lavaboya gittim, aynada yüzüme baktım. Dudağımın çevresindeki küçük siyah parçaları yıkadım. Elime yapışan kurbağa larvasına benzeyen yapışkan deri parçalarını peçeteye silip operasyonun olduğu odaya geri döndüm. Hemşireye, “bunlar ne” dedim.
Hemşire önce peçeteye sonra bana baktı:
-Doktor beyin size bir hediyesi
Bitti.

