Yamuk Duruş olarak Fotoğrafçı Özlem Zeynep Karasu’nun çevrimiçi sergisine ev sahipliği yapmanın onurunu yaşıyoruz. Soyut Kavramlar Oturumlarının sizlere ulaşmasında desteğini bizden esirgemeyen sevgili Özlem Zeynep’in “Kimliğimi Almayı Unutmuşum” hikayesini geçtiğimiz günlerde yayınlamıştık. Şimdiyse mottosu “Mutluluk bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı ve insanları sevmektir. ” olan çevrim içi fotoğraf sergisiyle karşınızdayız.
Özlem Zeynep KARASU kimdir?
1900’lü yılların sonlarına doğru, dünyanın kendi gürültüsüyle meşgul olduğu bir yılda doğdu. Önemli olayların arasına sıkışmış, kimsenin özellikle hatırlamayacağı bir zamandı belki; ama onun hikâyesi orada başladı. Gözlerini Ordu’da açtı, fakat hafızasının asıl mekânı İstanbul oldu. Daha bir yaşındayken taşındığı şehirde, öğretmen anne babasının yolu Anadoluhisarı’na düştü; o da kendine bir memleket seçmesi gerektiğinde tereddüt etmeden burayı işaret etti.
Anadoluhisarı onun için sadece bir semt değil, bir birikimdi: Kaldırımlarında yürüdüğü, deresinin sesini duyduğu, bakkalına selam verdiği, okullarında büyüdüğü bir hayat. Okumayı yazmayı burada öğrendi, ilk kalp çarpıntısını burada yaşadı. Yıllar sonra işe giderken, Beykoz’dan Kadıköy’e uzanan 15F otobüsünün kapısından taşan kalabalığın içinde onun da bir kolu, bir bacağı vardı.
Ailesinin öğretmenlerden oluşan düzenli dünyası, ona da benzer bir yol çizmeye çalıştı. O yolu tamamen reddetmedi belki, ama içine de yerleşmedi. Memurluktan ustaca sıyrıldı; muhasebe okuyarak o dünyanın kıyısından geçti, ama içine girmedi.
Hayatında en başından beri iki sabit vardı: fotoğraf ve edebiyat. Evdeki küçük kütüphanede, aynı kitapları tekrar tekrar okuyarak yalnızlığın tadını erken yaşta öğrendi. İlkokulda eline aldığı fotoğraf makinesi ise, zamanla dünyayı anlama biçimine dönüştü.
Yine de uzun süre bunların bir meslek olabileceğine inanmadı. Ta ki 2010 yılında bir çocuğun annesi olana kadar. O yıl, hayatının yönü değişti. Fotoğraf artık sadece bir ilgi değil, bir uğraş, bir ifade biçimiydi. Doğumları, düğünleri, aileleri, anları kaydetmeye başladı. İçinde hâlâ büyüyen bir hayal vardı: bir gün kendi fotoğraflarından oluşan bir sergi açmak.
Yazı ise daha geç geldi hayatına. Pandemi günlerinde, bir hocanın cesaretlendirmesiyle kapıyı araladı. O günden beri kelimelerle kurduğu ilişkiyi derinleştiriyor, yazmayı öğreniyor.
2012’de mesaili iş hayatını geride bıraktı. Şimdi, iki tutkusunun izini sürerek yaşıyor. İstanbul’un kalabalığından uzakta, birçok şehirlinin hayalini kurduğu güneyde bir sahil kasabasında, küçük bir kafe işletiyor.
Portreler: ‘Yabancı; Beni tanısanız seversiniz’
Şimdi yaşadığım küçük kasabaya ilk geldiğimde insanların ikiye ayrıldığını fark ettim: ‘Yabancılar ve Yerliler’ Kim yabancı, kim yerli, ne kadar yabancı, ne kadar yerli hepsi de birbirine karışmıştı aslında… En azından portreler öyle söylüyordu…

