Bir Vapur Hikayesi

Black and white photo of a silhouette on an Istanbul ferry with a view of the skyline and sea.

Pasaport’un tahta iskelesinde vapur bekleyen kızlara baktım. Gıcırt gıcırt. Bunca sivri topuğun erkekliğime batmasından korkuyorum. Tahtakurusu gibi adamım. Görünmüyorum ama kaşındırıyorum. On da üç. İyi bir rakam. Vapura otuz kadın binse 9 vasat üstü kadın yapar.

Umutla vapura bindim, koltukların arasında bilet kontrolü yapan bir görevli gibi dolaştım. Nereye gitti  lan bu kadınlar. Kafamın içinde aniden bir kedi belirdi.  Hasmına saldıran bir sesti,  ince ince kükredi. Beynimin duvarları tırmalandı. Şakaklarımı tuttum bir koltuğa serildim.

 
Migren bir doğaüstü yaratıktır. Doğmakla unutulmamış bir intikam gibi. Önceki hayatlardan getirilen kan davası. Taşıyıcı öldüğünde o, ıslak toprağın içinde çürüyen bedende sakince yeni görev yerini bekler. Yüz yıl sürse de bekler. Randevularına geç kalmaz. Raporlarını aksatmaz.

Recep’in elleri böyle yaba gibiydi. Yürürken avuçları hep dışa dışa bakardı. Avuçlarında bizim göremediğimiz  gözler var, arkasını kolluyor derdi Hamza. Adımlarını diz boyu karın içinde atar gibi kavgaya gider gibi atardı. Belki orangutan, belki ayakta durmaya alışık  bir çeşit ayı gibi yürürdü yani. 

Bir gün siyasi hasımları kıskanmışlar karizmasını -o avuçları dışa dışa bakan adamı- kemiklerini kırana kadar dövmüşler. Şehir dışında bir tarla kenarına bırakmışlar öldü diye. Sene 1974. Korkmuşlar çünkü ondan. Ama ölmemiş. İnatçı mıymış yoksa kollanmış bir yaratık mıymış bilmiyorum.

Dayak yiye yiye öğrenmiş politikayı. Sonra Cassius Clay’den bir Muhammed Ali’ye dönüşüvermiş.

Yorgun kafamı vapurun güvertesini çevreleyen korkuluğa koydum. Başımı düşündüm. Başbakanımı düşündüm. İkisi de dövüle dövüle yoğruldu gibi geldi bana. Saçmalık mı? Güneşin doğuşu batışı bile saçmalık oğlum dedim kendi kendime.

 Aklıma bir şarkı geldi söyledim. Karışık iş vesselam deli dolu yazar kalem. Yazdığı da nedir ki! Bir sürü ipe sapa gelmez kelam. Bırak gitsin. Bırak gitsin.

Bebeğim gerçekten benimle olmak istemez misin?

Plaza kadınları gökdelenler kadar ulaşılmaz endamlarıyla süzülüp kanatlanıyorlar etrafımda. Bir gevreğim olaydı da ufak lokmalara bölüp bölüp besleyeydim sizi. Migren başımda Recep karşımda. Şarkılar dilimde. Karşıyaka’ya doğru. Mutsuzum ama keyfim yerinde.  Yeterince genç olanlarının gözlerinde hep aynı parıltı. Ah o parıltı. Çılgın bir elmas gibi…

Yaşama sevincinin dünyanın gizli bahçelerindeki meyveleri. Sonra ne oluyor da sönüyor o parıltı dedim avuçları dışa dışa bakana.

Erkekler mi söndürüyor yoksa yine kadınlar mı?

Zaman mı yoksa hayal kırıklığı mı? Pişmandım sorduklarıma. Recep ters ters baktı. Evet, gemilerde talim var Recep abi. Ağrıdan ağırlaşan başımı yas tutar gibi koydum Recep abinin avuçlarına. Dışa dışa bakan Recep ittirince, başım basket topu gibi zıpladı. 

  
Recep abi ayağa kalktı. Vapur sallandı. Pasaport’tan Konak’a ağır ağır akan vapurun korkuluklarına yanaştı. Harita önünde vaat sunan bir belediye başkanı adayı gibi sol elini kaldırdı.

-Bir erkeğin isteyip de yapabileceği bir dünya aşağı yukarı böyle, dedi. 

Konak Meydanındaki eski devasa binaları, Kadifekale’nin gecekondularını, Karataş’ın çarpık apartmanlarını gösterip  gördüğünüz gibi diyerek elini indirdi.

 -Bir kadının isteyebileceği dünya ise mümkün değildir, dedi. Yoktur. Kybele ana ne der bu işe bilmem ama olamaz da… Genç kızlar yine de isteyebilecekleri bir dünyayı yaratabileceklerine inanırlar. Hayal, umut ve gücün parıltısıdır o gözlerindeki. Sırayla sönerler. Bazen bir erkek söndürür onu bazen kadın bazen de bir çocuk.

Gözlerim buğulandı. Çivilendim kaldım tahta koltuğa.  Yahu sen nasıl bir adamsın dedim Recep. Ayı gibisin ama ince bir adamsın.

 -Ben insan değilim dedi.

 Güldüm. Baktım yüzüne, o gülmüyor.

-Neandertalim evlat ben, dedi çok önemli bir sırrını açıklar gibi ufka gözleri dalarak.

Neandertal mi kalmış yahu, dedim.

-Az kaldık ama varız, dedi.

O hikâye size anlatıldığı gibi değil.

Dionosfer HENRY

Yorum bırakın