Soru Neydi

Sahi! Soru neydi?

Unuttuk değil mi? Kafamız o kadar karışık ve elimizdeki yanıtlar o kadar çok ki; “İyi de bu yanıtların soruları nerede? Hangi sorunun yanıtı bu elimizdekiler?” diye sormaya bile korkuyoruz.

Sanki hayatın normal akışı böyleymişçesine hiç merak etmeden, bağını sormadan elimize tutuşturulan yanıtlarla oyalandıkça asıl sorudan uzaklaşıyoruz.

Aslında biliyoruz; hayat “ben kimim veya neyim?” sorusuyla başlıyor.

Soru Neydi
Soru Neydi?

Soru değişmese de yaş ilerledikçe yanıt değişebiliyor. Annenin uzantısı olmakla başlayan kendini tanıma çabası zaman içinde farklı yanıtlar üreterek kimlik arayışı halinde sürüp gidiyor.

Başlangıçta birilerinin kızı veya oğlu şeklinde olan yanıtlar sonra aynadaki ben, ailenin üyesi, sülalenin uzantısı, giderek mahalle, okul, sosyal topluluklar biçiminde bir sürü yeni yanıt üretse de hep bir şeyler eksik kalıyor.

Her seferinde kendini yineleyerek hayat ile birlikte peşimizi bırakmayan “Ne veya kimim ben?” sorusu, sizden başka bir şey olmanızı isteyen, bekleyen ve hatta soruyu unutturup önceden hazırlanmış yanıtlarla oyalayanlara inat hep bir yerden kendini gösteriyor.

Soruyu, elinizdeki yanıtlarla cevaplamaya kalktığınızda kim olmadığınızı anlatabiliyorsunuz da ne olduğunuz kısmı hep açıkta kalıyor.

Bu nedenle içinde bulunduğunuz topluluğun parçası, modeli ve hatta topluluğun kendi olmanız dayatmasına karşın “Ben neyim?” sorusu tehlikeli bir soru olarak görülüp hep kontrol altında tutulmaya çalışılıyor.

Genellikle kimliği sorgulamak yerine kitlesel kimliğe sığınıveriyoruz.

Anne babanın verdiği isimle hakkımızdaki beklentilerini dile getirmeleri, adımızla yaşamamızı istemeleri bile bir şey anlatıyor.

Okula başladığınızda isminizin önünde bir de numara ekliyorlar.

Kendinizi tanıtmanız istendiğinde numaranızı, adınızı ve soyadınızı söylemenizin yeterli olması kimseyi rahatsız etmiyor. Sonuçta kendimizi tanımaktan çok başkalarının gözündeki kendimizi tanımlamanın kolaycılığına kaçıveriyoruz.

Üstelik okul bitse de kimlik numarasından kurtulamıyoruz.

Kim olduğumuz sorulduğunda o anlamsız numarayı söylememiz yetiyor gibi görünse de bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyoruz.

Sonra hayat üzerimize öyle bir çullanıyor ki; “Ben neyim?” sorusu sorulması anlamsız, gereksiz hatta tehlikeli kabul edilen sorulardan sayılıyor.

O ilk soruyu yanıtlamayı bırakıp iyi kötü dayatılan kimliklerle ayaklarımız üstünde durmaya çalışırken bazılarımızın aklına bu kez “Neredeyim, ne yapıyorum?” sorusu geliveriyor.

Soru Neydi?

Üstelik böyle “tehlikeli” sorulara kafa yormak yerine hazır yanıtlarla avunmamız bekleniyor.

Yanıtlara uygun hazırlanmış sorular ile hasar almadan, suya sabuna dokunmadan geçip gitmek mümkünken birileri arıza çıkarabiliyor. 

Döneme uygun hayat şablonlarından birini üzerimize giyip oynadığımız rolün hakkını vererek kendimizi tanımadan öylece geçip gitmeyi normal kabul etmemiz bekleniyor.

Tüm bunlara rağmen arada gerçekleşen küçük kaçamaklarla rollerimizden sıyrılıp kendi olabildiğimiz felekten çalınan zamanlar için bile kendimizi suçlu hissetmemiz gerekiyor.

Hal böyle olunca “Ben neyim, neredeyim, ne yapıyorum?” Diye ortaya çıkıp kendi yanıtlarını kovalayanları toplum düşmanı, bozguncu hain diye damgalamaktan da uzak duramıyoruz.

Bize asıl soruyu hatırlattıkları için aykırı olmakla suçlananlara eziyet edildiğini görsek de sesimizi çıkarmadan izlemekle yetiniyor, ne de olsa bizim kavgamız değil diye düşünüyoruz. Hatta kendilerini suçlu hissetmeleri gerektiğine inanıyoruz.

Çoğu kez seslerini kısmayı başarsak ve elimizdeki yanıtlarla avunmaya çalışsak da bir şeylerin yanlış olabileceği kuşkusu beynimizi kemirmeyi sürdürüyor.

Eline tutuşturulan oyuncağı ile yetinen çocuk gibi ses çıkarmadan istenilen biçimde yaşadıkça takdir alıyoruz. Oyuncağını bırakıp inatla kendi oyununu oynamaya çabalayan “yaramazlara” ise arızalı gözüyle bakıyoruz.

Bu arada ilerleyen yaş ile birlikte aynadaki görüntü de yaşlanıyor.

“Ben neyim?” Diye sormaya cesaret edemese bile hayata şaşkınlık, heyecan ve umutla bakan çocuğun bakışlarının günden güne solduğunu görüyoruz.

Bu durumu bile yadırgamıyor böyle olması gerekiyor diye kendimizi avutuyoruz.

Bazılarımız soruyu hatırlayıp aynadaki yaşlı görüntüsüne “Ne işin var tanımadığın o bedenin içinde?” diye söylenirken “Aman kimse duymasın, şimdi yanlış anlayıp delirdiğimi düşünürler” endişesi ve suçluluk duygusuyla aynadan kaçabiliyor.

Soru Neydi?

Soru ise inatla ortalıkta öylece duruyor.

Sahi, neydi soru?

Ben neyim sorusuna sıra dışı bir yanıt ile sözgelimi; kedi gibi miskin biriyim, hatta ev kedisiyim, kafesinden çıkmak isteyen özgür bir kuşum veya çocuk ruhlu bir ihtiyarım diyebilme cesaretini gösterenlere aklını yitirmiş gözüyle bakmak kolayımıza geliyor.

Kimse o soru sorulsun istemiyor.

Öyle sert bir soru ki kaçıp kurtulmak kolay olmuyor.

Soru Neydi?

Sorunun sorulmasının gerektiği zamanlarda bile sansürü bırakmıyoruz. Mezuniyetlerde andaç hazırlanırken fotoğrafınız ile birlikte kendinizi anlatan yazıları bile arkadaşlarımıza yazdırıyoruz.

Nadir de olsa inat edip kendi andaç metnini kaleme almaya kalkışanlara arkadaş yoksunu, asosyal zavallı yaratıklar gözüyle bakıp kolayca dışlıyoruz.

“Neyim ben?” sorusundan yoksun, hazır yanıtlarla geçen koca bir ömür en baştaki soruyu unutturmuş gibi görünse de cenaze törenlerinde “Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?” sorusu bile yine aynı konuya işaret ediyor.

Kendi cenazesinde bile başkalarının onu nasıl bildiği soruluyor da “Rahmetli kendini nasıl bilir, nasıl anlatırdı?” sorusu akıllara gelmiyor. 

İlk soruyu pas geçip ikinci soruya ortadan dalanların hali ise çok daha zor.

“Neredeyim, ne yapıyorum?” sorusuna yanıt arayanlar başlangıçtaki “Neyim?” sorusunu yanıtlamadıkları için tıkanıp kalıyorlar.

Kendini tanımlayamadan hayatın anlamını kovalayan o insanların içinde de bohem hayat, gezgin yaşam, hayatı dolu yaşamak gibi yaftalarla uzaktan imrenilerek bakılan ve gittiği her yerde aslında kendini arayan birini görüyoruz.

Soru Neydi?

Sizden beklenilen ve sunduğu kariyer olanakları ile normal kabul edilen hayatın içinde ne kadar yol almış olursanız olun biri önünüze çıkıp “Tüm bunları bırak da bize kendini anlat. Ne olarak tanımlıyorsun kendini? Ne yapmak istiyorsun?” Diye sorduğunda afallamak kaçınılmaz görünüyor.

Elinizdeki yanıtlardan hiçbirinin sorulan sorunun yanıtı olmadığını fark ettiğinizde rahatsızlığınız artıyor.

“Büyük çıkmaz akla gelip de sorulmayan sorularda, bazen insan içten içe düşünür hesaplar da, ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız…” dediği gibi şairin sorulmayan sorular olmadan kendi olamayacağını bildiği halde susup elindeki oyuncakla avunanların çoğunlukta olması esas gerçeği değiştirmiyor.

Kendini arayan, kendi oyununu ve ürettikleriyle kendi rengini ortaya koyan sanat ve bilim insanlarına biraz da bu nedenle sıra dışı yaratıklar gözüyle bakıyoruz.

Halbuki ne olduğu sorusuna dürüstçe yanıt vermeye çabalayan, gizlemeden kendini ortaya koyan ve öldüklerinden sonra bile ürettikleriyle varlıklarını ortaya koyanlar ilk soruyla yüzleşmekten korkmadıkları için farklılar.

Farklı oldukları ve hayatla korkmadan yüzleşebildikleri için mezar taşlarında adının önündeki unvanlar yerine kendilerini anlatan bir şeyler olmasını, hatta bir köy mezarlığında başucunda çınar ağacını bile yeterli görebiliyorlar.

Soru ise gözümüzün önünde öylece duruyor. “Ben neyim? Neredeyim? Ne yapıyorum?”

Elindeki hazır yanıtları bırakıp soruya yönelme cesaretini gösterenler için yanıt, insandan insana farklı yaşlarda değişse ve yanıtlama çabası toplumca pek kabul görmese de birileri inatla kendi yanıtını aramayı sürdürüyor.

Hani denk gelir günün birinde onlardan biriyle karşılaşırsanız korkmayın.

Gördüğü onca eziyete rağmen o da sizin gibi biri.

Öyle zengin filan da değil. Elinde henüz yanıtını bulamamış olsa da onun için değerli, hem de çok değerli bir sorusu var. Hepsi bu…

Soru Neydi?

Hikaye:

Mehmet UHRİ

Resimler: Copilot – Hakan KİPER

Yorum bırakın