Ülkemizde 1992-2002 yılları arasında, tam 10 yıl boyunca kesintisiz olarak yayınlanan ve her ay bir kavramı konu edinerek bizleri nice hikâyeler, makaleler ve incelemelerle buluşturan Hayalet Gemi dergisini hatırlayanlar var mı?
Hayalet Gemi, 1992-2002 yılları arasında yayımlanmış aylık bağımsız edebiyat dergisi.
Başka bir dünya olduğuna yemin edebileceğiniz o açık denizlerin gecesinden çıkıp gelen hayalet geminin sisli şehir caddelerinde, köy mezarlıklarının tarlalarla kesiştiği boşluklarda, çocuk parklarında ve kurgusu boşalmış lunaparklarda, sandalyeleri ters çevrilmiş meyhanelerde, okuyucuları çoktan yok olmuş kütüphanelerin ıssız koridorlarında gezindiğini mutlaka birileri fısıldamıştır kulağınıza.
Hatta geceleyin birdenbire havlayan köpeklerin neden ürktüklerini o zaman hissetmişsinizdir. Ya da tüm bunlar uyku ile uyanıklık arasında yaşanan türden bir hayal…

Murat Gülsoy‘un önderliğinde çıkan dergi, Türkiye’de bağımsız dergiciliğin simgelerinden biridir. Yazarları arasında Nazlı Ökten, Selçuk Akman, Yekta Kopan, Mehmet Açar, Ayfer Tunç, Adnan Kurt, Pınar Türen, Halide Velioğlu, Sedef Erkman, Faruk Ulay, Orhan Cem Çetin, Sabri Gürses ve Balku yer alır.
Murat Gülsoy 68. ve son sayıda Hayalet Gemi’nin yolculuğunu ayrıntılarıyla anlatır. Bu macerayla ilgili sözün üstüne söz söylemekse bize düşmez.
Hayalet Gemi arşivini 2002 yılında bir web sitesi üzerinden yayınlamış olsa da zamanın acımasızlığı bu web sitesini de tarihin tozlu sayfalarına gömdü. Bir blog sayfasında bulduğumuz dergi arşivini gücümüz yettiğince çevrimiçi tutmaya devam edeceğiz.
Doksanların övüldüğü ve yerlere göklere sığdırılamadığı zamanlardan geçerken doksanlarda edebiyat dünyasında ne oldu sorusunun cevabını merak ederseniz, Hayalet Gemi sayılarının içinde belki bulabilirsiniz…
Seyir Defteri
Sanatçılar ve maharet sahipleri arasında en şanssız olanları illüzyonistlerdir herhalde. Onlar kadar küçük görülen veya önemsiz addedilen bir grup daha var mıdır? Hokkabazlık yapmak neden bir iltifat değil?
Belki de en dürüst onlar olduğu için ketenpereye geliyorlar. Aslında tüm sanatın, bilimin ve hatta teknolojinin yaratma yöntemi illüzyon ya da ya da yanılsama, gözbağcılar tarafından açık açık ‘biz gözünüzü bağlıyoruz aslında bunlar yalan, sizi aldatıyoruz’ temasıyla icra edildiği için onlar biraz olsun insanlığın kendine şeref madalyaları olarak seçtiği sanat dallarının dışına, bir eğlence gösterisinin en çok da çocukları eğlendiren kısmına itilmişlerdir.
Kim bilir, belki bu da bir göz yanılgısı veya bakış açısı. Aynen Dali’nin o mükemmel resmindeki gibi. Bakan bir göz köle pazarına üzülürken, bir başka göz – ki bu ikinci bir bakış da olabilir- Voltaire’in büstünde aydınlanma çağını hatırlıyor ve her ikisi de neden resmin adının “Köle pazarında gözden kaybolan Voltaire büstü” olduğuna anlam veremiyor.

Kitapların ve filmlerin sonunda eskiden ‘son’ diye yazarlardı. O zamanlar bunun nedenini hiç düşünmezdim. Uzun zamandır hiçbir şeyin sonuna ‘Son’ diye yazılmıyor. Sanki artık hiçbir şeyin bittiğine inanmıyoruz. Hiçbir şeyin sonunu görmek istemiyoruz. Hayalet Gemi’nin sonu, görmek istemediğimiz sonlardandı. Ama belki de yeni başlangıçları mümkün kılmak için bazı şeylerin bittiğini kabullenmeliyiz. Sonsuzluk kendi başına bir yanılsamadan başka nedir ki…
On yıl önce her şey bir yanılsama mı diye sormuştuk kendi cümlelerimizle. On yıl sonra yeniden soruyoruz… Çünkü cevabı bulduğumuz yanılsamasına hiç kapılmadık. Soru sormayı sürdürdük. Sürdüreceğimize de inanıyorum ve bu sefer yazımın sonuna küçük çıpa yerine o meşum sözcüğü yazıyorum.
-SON-


